Özür Dilemenin Doğru Yolu: Onaran Bir Cümle Nasıl Kurulur
Samimi olduğu halde etkisiz kalan özürlerin ortak bir yapısı var. İyi bir özrü onaran hale getiren üç unsur ve doğru zamanlama.
Tuna Ersöz 4 dk okuma
Özür dilemek, konuşma dilinde en çok kullanılan ama en az anlaşılan eylemlerden biridir. Günde defalarca söylediğimiz o kısa kelime, çoğu zaman bir nezaket refleksinden ibarettir. Asansörde birine çarptığımızda kurduğumuz cümleyle, sevdiğimiz birini incittiğimizde kurmamız gereken cümle aynı kelimeyle başlasa da tamamen farklı işler görür. İlkinin amacı ortamı yumuşatmaktır; ikincisinin amacı bir zararı onarmaktır. Bu iki işlevi karıştırdığımızda, samimi olduğumuz halde etkisiz bir özür ortaya çıkar.
Etkisiz özrün en yaygın biçimi, cümlenin ortasında yön değiştirmesidir. Kişi başlar, sorumluluğu üstlenir gibi olur, sonra bir bağlaçla kendini savunmaya geçer. Karşı taraf o bağlacı duyduğu anda, konuşmanın artık onarım değil müzakere olduğunu anlar. Onarım isteyen biri müzakereyle karşılaştığında ise savunmaya çekilir ve konuşma kaçınılmaz olarak tıkanır.
Özrün taşıması gereken üç unsur
İyi bir özrün ilk unsuru, yapılan şeyin açıkça adının konmasıdır. Genel bir ifade yerine, tam olarak neyin yanlış gittiğini söylemek gerekir. Belirsiz bir üzüntü beyanı, karşı tarafa anlaşıldığı hissini vermez; aksine, kişinin ne için özür dilediğini bilmediği izlenimini bırakır. Oysa olayın adını koymak, tek başına bile ciddi bir rahatlama yaratır. Çünkü incinen kişinin en çok ihtiyaç duyduğu şey, yaşadığının gerçek olduğunun onaylanmasıdır.
İkinci unsur, etkinin kabul edilmesidir. Niyetimizle sonucu ayırmak burada kritiktir. Bir davranışın arkasında kötü bir niyet olmaması, o davranışın yarattığı etkiyi geçersiz kılmaz. İyi niyeti öne sürerek özür dilemek, farkında olmadan karşı tarafa hissettiğinin abartılı olduğunu söylemek anlamına gelir. Halbuki niyeti açıklamak, konuşmanın çok daha ilerideki bir aşamasına aittir.
Üçüncü unsur, bundan sonrasına dair somut bir ifadedir. Bir daha olmayacak demek kolaydır ama tek başına havada kalır. Bunun yerine, aynı durumun tekrarında ne yapılacağını söylemek özrü inandırıcı kılar. Değişim vaadi soyut kaldığında güven inşa etmez; davranışa bağlandığında ise karşı tarafa tutunacak bir dal verir.
Zamanlama meselesi
Özrün zamanlaması, içeriği kadar belirleyicidir. Çok erken gelen özür, henüz duygusu yatışmamış birine sunulduğunda onarım değil susturma gibi hissettirir. Kişi hala olayın içindeyken kapanış teklif etmek, ona duygusunu yaşama alanı bırakmaz. Çok geç gelen özür ise başka bir sorun yaratır: aradan geçen süre boyunca karşı taraf kendi açıklamasını kurmuş, olayı bir örüntünün parçası haline getirmiştir.
Bu ikisi arasındaki doğru anı bulmanın basit bir yolu vardır: özrü sunmadan önce durumu sormak. Bu konuyu konuşabilir miyiz demek, karşı tarafa kontrolü geri verir ve konuşmayı gönüllü bir zemine taşır. Hazır olmadığını söylerse, beklemek de özrün bir parçasıdır.
Karşılık beklemeden özür dilemek
Bir özrün en zor tarafı, sonucunun garanti edilememesidir. İnsanlar çoğu zaman özrü, hemen ardından gelecek bir affetme cümlesini duymak için diler. Bu beklenti karşılanmadığında hayal kırıklığı bazen öfkeye döner ve konuşma başladığı yerin de gerisine düşer. Oysa özür, karşı tarafın vereceği tepkiden bağımsız olarak yapılması gereken bir şeydir.
Affetmek, incinen kişinin kendi zaman çizelgesinde ilerleyen ayrı bir süreçtir. Onu hızlandırmaya çalışmak, çoğunlukla yavaşlatır. Özrü sunup ardından sessizce beklemek, ısrar etmekten çok daha güçlü bir mesaj taşır: burada sizin ihtiyacınız değil, karşı tarafın ihtiyacı önceliklidir.
Kendini savunma dürtüsüyle çalışmak
Özür dilemeyi zorlaştıran asıl engel, kelimeler değil, kendini savunma dürtüsüdür. Hata yaptığımızı kabul etmek, kendimize dair iyi bir görüntüyü sarsar. Bu yüzden zihin hızla hafifletici sebepler üretir: yorgunduk, karşı taraf da bir şeyler yapmıştı, o gün her şey ters gitmişti. Bunların hepsi doğru olabilir ama hiçbiri özrün içine girmemelidir.
Bir başka engel de özrün ilişkiyi zayıflatacağı korkusudur. Özellikle iş hayatında pek çok kişi, hata kabul etmenin otoritesini sarsacağını düşünür. Gözlemler tam tersini söyler: sorumluluk alan yöneticiler daha güvenilir bulunur, çünkü hata yapmadıklarını iddia eden birine kimse gerçekten inanmaz. Özür, otoriteyi düşürmez; onu insani ve dolayısıyla dayanıklı hale getirir.
Bu dürtüyle çalışmanın yolu, hata yapmakla kötü biri olmak arasındaki farkı içselleştirmektir. Bir davranışın sorumluluğunu almak, bütün kimliği mahkum etmek değildir. Bu ayrımı yapabilen insanlar çok daha rahat özür dilerler, çünkü kabul ettikleri şeyin kendilerini yutmayacağını bilirler. Ve tam da bu nedenle özürleri hem daha kısa hem daha etkilidir.